26 Eylül 2016

AYKIRI KUMPANYA’DA BİR AYKIRI SEYİRCİ...


Nasıl bir migren ağrısıydı bilmiyorum. Uzun zamandır bu kadar şiddetli bir ağrı ile uyanmamıştım. Yazıya böyle başlanır mı? Başlanır! Aykırı günümdeyim, başlarım. 4’te yatmışım, 7’de kafamın içindeki acılı ağrıya uyanmışım. Uyusam bir ömür uyurdum ama beynim kökünden kopmuş ve kafatasımın içinde sallanıyor gibiydi. Bir gece önce sudan başka bir şey içmemişim. Rakının, şarabın yanından geçmemişim. Sebepsiz anlamsız bir migrendi.
Akşam Aykırı Sorular’ın Aykırı Adam’ının Aykırı Kumpanya’sı vardı. Daha önceki gösterilerine gidememiştim ve bunu bu sefer kaçırmak istemedim. Çantamda bulunan bütün migren ilaçlarını içip kendimi hazırladım. Geçti mi, geçmedi! Normalde 3-4 saatte kesilmesi gereken ağrı zerre azalmadı. Aykırı günün aykırı ağrısı…
Siz olsanız gider miydiniz? Boynunuzu kafatasınızdan ayırıyorlarmışcasına bir ağrıyla… Gittim. İyi ki… Sinema, tiyatro, düğün dernek, konser vs. neresi olursa olsun geç kalmaktan insanların üstünden atlayarak yerimi almaktan, sahneye, ortama alışamadan, etrafı usul usul incelemeden kan ter içinde bir şeylere başlamaktan hoşlanmadığım için erken gidip salonu, sahneyi izledim kimseler yokken. Mesleki alışkanlıklarımdan olsa gerek orkestranın yerleşimini, düzeni, gelen gideni inceledim uzun uzun…  Dedim ya, hayatın içinde hiçbir şeye geç kalmak istemediğimden! Ağrı mı? Işığın ettiğini, canımın çektiğini anlatamam. Dalgaların köpürmesi misali, anlayamazsınız…
Çok yetenekli, çok güzel sesli bir kadınla açıldı sahne. Annem babam üzülmesin ama müzikten doğduğumu düşünüyorum ben. Onun kızıyım yani… Ha bir de yazmak var tabii. Can verenim misali…
Enver Aysever… Aykırı Sorular’ı yaptığı dönemde hemen hemen her programını izler, dikkatle dinlerdim. Evet aykırı sorular sorardı, bazen aykırı cevaplar alır bazen terazinin üstte kalanı olurdu. Çok kızmışlığım, kumandanın acımasızlığını kullandığım da olurdu tabii… Aykırı Kumpanya’da ne hissedeceğimi bilmiyordum. Bir fikrim yoktu günün beni ne ile karşılayacağından. Keyifli bir şarkı ile başladı. Mikrofonun başına, sahnenin ortasına güzel bir enerji ile bir adam geldi. Salona baktı, gülümsedi, başladı.
Gösterinin içeriğini çok fazla yazmak istemiyorum. Gidin, görün, hissedin diye. Bana, yaşattığı hissi yazmak düşer.
Hani çok az kaldık diyoruz ya… Gösteri boyunca o kadar güzel isimleri andık ki… Fotoğraflarını her gördüğümüzde derin “ah”lar çekildi. Bir ara öyle bir noktaya dokundu ki, tırnaklarımı avcuma geçirmiş yakaladım kendimi. An geliyor yumruğunu havaya kaldırıp bağırmak istiyorsun. An geliyor küfretmek istiyorsun. An geliyor ağlamak istiyorsun. An geliyor yere yata yata gülmek istiyorsun. An geliyor bağıra bağıra şarkıya eşlik etmek istiyorsun. An geliyor an’dan uzaklaşıp bambaşka yerlere, zamanlara gidiyorsun…
Gündemi ele alıyor mesela… Hepimizin aşina olduğu, ağlanacak halimize güldüğümüz başlıkları anlatıyor. Görsellerin yardımıyla salonu yine ağlanacak hallerimize güldürüyor.
Okuduğun bir kitabı buluyorsun metnin içinde, binlerce kez dinlediğin bir şarkıyı duyuyorsun güzel sesli kadının dilinde, noktası virgülüne bildiğin bir şiirin bir satırına eşlik ediyorsun Enver Aysever ile birlikte… Oradasın yani… Senden olanlarla sana ait bulduklarınla oradasın o an…
Yine mesleki bir takıntı belki de ama müzisyen arkadaşların yüzleri biraz daha gülsün isterdim. Alışkanlık değil de sanki ilk kez çıkmışlar gibi bir heyecan bekledim. Gerçi ben tırnağımı avcuma geçirmişken, konu Darağacında 3 Fidan’a, Nazım’a, Aziz Nesin’e, Hrant Dink’e, Erdal Eren’e, memleketin haline ve daha birçoğuna gelmişken onlar da neden gülsünler ki…  
Hani az kaldık diyoruz ya… Bunu hissetmediğim 2 saat geçirdim Aykırı Kumpanya’da. Siz de gidin. İzleyin isterim. Şairlerle, aydınlarla, kahramanlarla geçen bir akşamınız olsun.
Bugünlerin acısını hafifletin biraz. Yalnızlık hissinizden sıyrılın. Korkmayın! Savunduklarınızdan, direndiklerinizden, dik durmaktan, özgürlük için ses çıkarmaktan… Korkmayın söyleyemediklerinizi söyleyebilme cesareti gösterenlere alkış tutmaktan. Havalanın biraz. O güzel insanları sahnesinde anlatan adamla birlikte gökyüzüne selam verin. Nereye baktığınıza bağlıdır güneşi görüp görememeniz, o doğar elbet.
Öyle ki;
İnsan,
Denizin olmadığı yerde,
Umut adına,
Martı olmalı…

der Nazım Hikmet.



2 Kasım 2015








NEDEN’lerle BOĞUŞAN BİR MÜŞAHİTİN HİKÂYESİ

Öncelikle en başından söyleyeyim yazdıklarım kimseyi aşağılamak için değil ama aşağılamaktan beter eden bir sarsma çabasıdır. Hakaret içermez ama ince laf sokmalardan kaçınmam. Üzerine alınan alınabilir, açık açık isim falan yazmam. Bu yazı kişiye özel değil genele özel yazılmıştır.

4 seçimdir aktif olarak görev alıyorum. Oy ve Ötesi üyesi olmakla beraber aynı zamanda da parti üyeliğim nedeniyle hangi platformda görevli açığı varsa önce o alana yardımcı olmaya çalışıyorum. Kısaca her ikisinin de fanatiği değil objektif destekçisiyim. Her neyse, ilk iki seçimde müşahit, üçüncüsünde sandık kurulu üyesi ve bu geçtiğimiz 1 Kasım seçiminde de müşahit olarak görev aldım.

Bu süreçte gözlemlediklerimi paylaşma nedenim, hepimizin birkaç zamandır “bu ülke neden böyle” serzenişlerimizi bir nebze de olsa azaltabilmek. Birebir gözlemlediğim şeyleri yazacağım çünkü… Oradan buradan duyulan hikâyeleri değil!

Neden oy kullanıyoruz?

Haklarımızı ve vatandaş olarak taleplerimizi en iyi şekilde bize verebilecek bir yönetim seçmek için. En basit tanımıyla!

Neden oy kullanmıyoruz?

Kendi hak ve özgürlüklerimizi elde tutabilmenin ne demek olduğunu bilmeden rahata alışan götümüzü kaldıramadığımız için. En basit tanımıyla! (Word sözlük inatla GÖT kelimesini kaba sözcük diyerek düzeltmeye çalışıyor ama yok, düzeltmeyeceğim. Bu ülkede göte göt dendiğini artık kusana kadar ezberledik sanırım. Tamam.)

Nerede oy kullanıyoruz?

İkametimize göre YSK tarafından belirlenen ve evimize gönderilen kâğıtlarda belirtilen, kâğıt gelmediyse, o günde bin defa alışveriş, yemek, porno vs. için girdiğimiz internetten TC Kimlik numaramızla sorgulayabileceğimiz, evimize yakın okulların içinde tahsis edilen sınıflardaki sandıklarda.

Nerede oy kullanamıyoruz?

Size belirlenen sandıktan başka bir sandıkta! AVM’de, sinemada, brunch’ta, tatilde falan oy kullanamıyoruz.

Neyse.

*Orta yaşlarda bir kadın sınıfın kapısında bekliyordu. Oy kullanma kabinleri boşalınca buyurun gelin dedik. İçeri girdi. Kimliğiniz dedik, yok dedi, ehliyet vs., yok. Kullanamazsınız dedik. Neden dedi. Kimliksiz oy kullanmanız yasak dedik. Evde dedi. Getirin öyle kullanın dedik. Bir daha mı gidip geleceğim sonra getirsem dedi. Olmaz dedik. Arkada 6 kişi birikti. Sıra işgal ediyorsunuz çıkın dedik. Neden dedi. Hanımefendi kimliksiz oy kullanamazsınız dedik. Siz de bir yardımcı olmuyorsunuz ama ya dedi. Gitti. Sabır yüklemesi 1.

*Müşahitler her şeyi aynı anda gözlemlemek zorunda oldukları için gün sonu şaşı ayrılmaları mümkün görev yerlerinden… Bir de en dayanılmaz olanı yaramaz çocuklarıyla oy kullanmaya gelen “velilerimiz”. Hani okul ya, o psikoloji devam. Çocukları severim ok ancak bir olayda şunu yaşadık. Bir aile geldi, anne çocuğunu kucağına aldı, kimliğini verdi, oy pusulasını alıp kabine girdi. Çocuk sürekli ben de bascaam ben de bascaam diye bağırıyor, anne sürekli çocuğu tepikliyor, çocuk ağlıyor, kabinin içinde kıyamet kopuyordu. Haline acıdığın, Allah’ım iyi ki çocuğum yok dediğin o an o gariban anayı kurtarma içgüdün de olsa müdahale edemiyorsun tabii. : ) Neyse çıktılar, çocuğun elinde mühür! Basıp duruyor, yere atıyor. Dedim ki hanımefendi mührü çocuğun elinden alın. Neden dedi. Dedim ki mühür zarar görecek ve onu sizin teslim etmeniz gerekiyor. Dedi ki; ama Neden? Dedim ki kanunen. N’olacak canım çocuk o dedi. Olmaz hanımefendi dedim. Ay Neden yahu bu kadar büyüttünüz Neden dedi. O mührü hemen alıp başkana teslim edin! dedim. Bana olan siniriyle çocuğa bir tepik daha atıp teslim etti. Sanırım şu an, gelecekte oy fobisi olan bir çocuk yetişiyor bir yerlerde. Sabır yüklemesi 2.

*Malum geçtiğimiz seçimlerde oy pusulaları tuvalet kâğıdı rulosundan, sünnette boyuna asılan maşallah kuşağından halliceydi. İnsanları anlıyorum evet hepimiz adeta birer Akira Yoshizawa (kültürel içerikli bilgi 1: origami –kağıt katlama sanatı- sanatçısı) olmuştuk. Ancak buna farklı bir boyut getiren bir seçmenimiz olmuştu. Bir beyefendi kabine girdi. Kağıt sesleri gelmeye başladı. Sonra birden bir yırtılma sesi duyduk. Beyefendi napıyorsunuz dedik. Sığmıyor da ikiye böldüm dedi. Ne yaptınız siz, çıkın oyunuz geçersiz dedik. Neden dedi. Anlattık. E bana bir tane daha pusula verin o zaman dedi. İmkânsız dedik. Neden dedi. Anlattık. Gitti. Sabır yüklemesi 3.

*Aynı anda iki kişi geldi. Dışarıda sırada beklerken kadın önündeki adama acelem var hemen bir girip çıksam dedi. Adam girin buyurun dedi. Kadın kabine girdi. Oyunu kullandı. Kapıya baktı kocasına seslendi gel gel boş sıra dedi. Adam içeri girdi. Beyefendi sıranızı bekleyin eşinize sizden önce yer veren kişi kullanacak oyunu dedik. Neden dedi. Anlattık. E kullanayım ne var yani dedi. Arkadaki genç arkadaş eşiniz fırsatçılık yaptı şimdi sıramı vermiyorum dedi. Neden’miş o dedi. (–miş eklendi en sonunda bir değişiklik oldu bizim için de.) Anlattık. Söylene söylene sıraya girdi, kullandı, gitti. Sabır yüklemesi 4.

*Bir aile geldi. Babanın eller cepte kafa yukarıda, birkaç kişinin önüne geçip içeri girdi. Şöyle bir sınıfı gezdi. Peh peh diye bir şeyler söyledi. Duvarı yamuk yapmışlar dedi. Muhtemelen müteahhitti. Beyefendi ne yapıyorsunuz çıkar mısınız, sırada ve kabinlerde insanlar var dedik. Neden dedi. Anlattık. Karısına ve kızlarına sıraya girin dedi. Arkaya geçtiler. Babası girdi kullandı, diğer kabinde de kızı girdi oyunu kullandı. Babası iyi bas ha diye bağırdı. Uyardık müdahale edemezsiniz yasak dedik. Neden dedi. Gereken yapıldı. Bağıra bağıra gitti. Sabır yüklemesi 5.

*İki arkadaş oy kullanmaya geldi. Biri diğerinden önce çıkıp kurulun önünden habersizce ve bilinçsizce arkadaşının kimliğini alıp çıkmış. Diğer kız çıkıp kimliğini bulamayınca bağırmaya başladı. Kız arkadaşı geldi dedik ki yaptığınız suç. Buradan siz belge alıp çıkamazsınız. Neden dedi. Anlattık. Ay yani rezillik bu yaşadığım diyerek gitti. Sabır yüklemesi 6.

*İçeri bir adam girdi. Uzun bir süre geçti. Dedik ki beyefendi iyi misiniz? Çıktı mührü açamadım açtım da basamadım dedi. Bir baktık mührün mürekkep kısmını sökmüş. Ne yaptınız bunu bu şekilde kullanmayacaksınız dedik. Neden dedi. Anlattık. Bir iki deneme sonrası oldu. Bizim yaşımızda olan ve yaşlı insanların çoğunun ilk kez oy kullandığını görmek o an orada onların oylarını korumaya çalışan bizlere hakaret gibiydi! Müşahit arkadaşımla çok kez yorum bile yapamadık! Sabır yüklemesi 7.

*Bir kadın girdi. Bakımlı, hoş bir kadındı. Pek bir havalı sınıfa girdi. Kabine girecek, cep telefonunuzu bırakır mısınız lütfen dedik. Neden dedi. Kanunen dedik. Ay ben de oy için para alacak hal var mı dedi neyini çekeceğim pusulanın canım diye ekledi. Anlattık. Burada bu konuda herkese eşit olunduğunu söyledim. İmalı bir gülümseme ile gitti. Sabır yüklemesi 8.

*Bir adam geldi. Telefonunuzu bırakır mısınız dedik. Neden dedi. Anlattık. Bu kanun nerden çıktı ya dedi. Tam önünüzde gereği yazıyor dedik. Yaaa başlatmayın Allahaşkına kanunundan tamam alın hadi nereye koyayım dedi. Masaya dedik. Koydu. Çıkarken şimdi selfie çekilelim mi dedi espri yaptı kendince ve gitti. Bunun gibi telefon ve çanta sokmama konusunda çok olay yaşandı ama hepsini yazacak halim yok. Sabır yüklemesi 9.

*Bir karı koca geldi. Kadın kabine girdi. İçeriden bir çığlık yükseldi. Hanımefendi noldu dedik. Yana yakıla dışarı çıktı bir elinde pusula bir elinde mühür. Yanlış bastım yanlış yere bastım bla bla’ya basacaktım ay ayyy diye dövündü. Başka bir pusula verin dedi. Maalesef dedik. Neden dedi. Anlattık. Hiç mi fazla pusula yok ki dedi. Olsa da veremeyiz dedik. Neden dedi. Yine anlattık. Ay ama olmaz ki böyle fazla fazla var işte orada verseniz nolur diye diye gitti. Sabır yüklemesi 10.

*70’lerinde bir teyze ile iki kızı geldi. Kızlarından biri kabine girdi. Annesi de diğer kabine girdi. Teyze bir süre sonra ben yapamadım bunu evladım dedi. Biz teyzeye güzelce anlattık. O sırada kızı yana yakıla kabinden fırlayıp oyunu attı ve yüksek sesle anne dur ben geliyorum sana yardıma dedi. Kabine yöneldi, engelledik. Giremezsiniz dedik. Neden dedi. Anlattık. Sinirlendi. Teyze tamaaaam ben hallettim dedi. Diğer kızı kız kardeşini uyardı, giremezsin kızım kanunen yasak dedi. Sinirle ona da Neden’miş dedi. (aha bir -miş daha geldi ohhhh) Anlattık. Yanlış bassın da geçersiz sayılsın oyu diye yapılıyor dimi bu dedi. Kalktım bir daha anlattım. Sinirle çıktı gitti. Kız kardeşi gülümsedi. Sabır yüklemesi 11.

*Bir beyefendi geldi 40’larında. İçeri girdi oyunu kullandı. İmza atması için defteri uzattık. İsminin yanına oy verdiği partinin adını büyük harflerle yazdı. İtiraz ettik. Neden dedi. Anlattık. Ya Allah biliyor siz de bilin işte ne olacak dedi. Sinirlendi. Gereği yapıldı çıkarken kapıya vurdu gitti. Sabır yüklemesi 12.

*Bir aile geldi. Adam torununa kapıda yüksek sesle “neye basıyorduk söyle bakayım biz neciyiz” dedi. Kahkahalar eşliğinde. Dışarıdakiler ve kurul itiraz etti. Neden dedi. Anlattık. Gereği yapıldı olay çıkmadan gitti. Sabır yüklemesi 13.

*Telefonunun birini masaya bırakıp diğerinin sesini açık unutan bir beyefendi kabin içinde telefonunu açıp konuşunca uyardık. Neden dedi. Az önce birini bıraktınız size söyledik bu yaptığınız kanuna aykırı dedik. Yeeeaa başlatma kanunundan nolcak dedi. Gereği yapıldı. Gitti. Sabır yüklemesi 14.

*Bilirsiniz gün içinde belli saatlerde yığılmalar olur. Uykusunu açan kahvaltısını yapan gelir. Uzun bir sıra oluştu kapının önünde. Herkes bir şeyler konuşuyor. Bir kaos ortamı falan. İçeri 5 kişi birden girdi, bir aile. Kabinler doluydu. Gürültü, kıyamet ortalık. Uyarıp dışarı çıkmalarını söyledik. Biraz sessiz olmalarını rica ettik. Aile babası Neden dedi. Anlattık. Burası sinema mı kütüphane mi diye kızdı. Anlattık. (Allah var, kütüphane diye bir şeyden haberinin olmasına sevinmedim değil.) Koridora çıktıklarında küçük çocuklarına ha şimdi bağırabilirsin diye bizimle dalga geçip, gitti. Sabır yüklemesi 15.

*Bir aile geldi. İki kızı kabinlere girdi. Kızın biri bir elinde pusula bir elinde zarf çıktı kabinden. Hanımefendi kabine dönüp orada koyun pusulanızı zarfa dedim. Suratıma bile bakmadan aman tamam ya of, ne olacak ya koyuyorum işte burada, ne var, diye sesini yükseltti. Ayrıntılı yazmayacağım gözümde çakan şimşek sonrasında olanları ama gereği yapıldı. : ) Bağıra çağıra gitti. Sabır yüklemesi 16.

*Bir önceki seçimde de bir beyefendi geldi. Tespihini, telefonunu, cüzdanını bıraktı. Pusulayı zarfı mührü aldı kabine doğru giderken ya ne gireceğim ben girmem kabine falan Allahın bildiğini kuldan mı saklayacağım ulan belli kime vereceğim zaten dedi. Yan sırada tak tuk dan diye bastı bir anda mührü pusulaya. Biz hop ne oluyor demeden bir acele aldı kâğıdı geldi. İtiraz ettik. Neden dedi. Anlattık. Yeaaaa yemişim kanunu dedi. Benim gözüm yine bir döndü. İşte sonrası malum, biraz hır gür, gereği yapıldı. İki kolunu yanlara kanat gibi açıp gitti. Sabır yüklemesi 17.

*Sandık başkanlarının deneyimsizliği, hiçbir bildirgeden haberlerinin olmayışı, tarafsız durabilme yetilerinin akıllarında yer almamış olması, deneyimsiz olabilir evet ama uyarı ve önerilere “bazılarının” açık olmaması, “başkan” sıfatının büyüsüne kapılan egoları, kuruldakilerin “bazılarının” ciddiyetsizliği, görevin maddi bir getirisinin olmasından ötesinin düşünülememesi vs. vs…

Oy kullanmanın ve oylara sahip çıkmanın o alanda görevli olmanın önemsiz bir iş olduğunun düşünülmesi sonucu ortaya çıkan birçok tablo var. Belki de benim paylaştıklarım hafif bile kalır. Hani diyoruz ya neden böyleyiz diye, bilinçsizliklerimiz yüzünden. Cehalet tarih kitabını, matematiği bilmemek değil çünkü. Okumuyoruz ki! Araştırmıyoruz. Artık deneyimli olmama rağmen hala her seçim öncesi tüm genelgeleri, kılavuzları okuyorum satır satır. Yeni bir madde vardır, bir hata olmasın diye. Sorunla karşılaştığımızda “aman bir şey olmaz” demek yerine müşahit arkadaşlarımla genelgeden ne yapılması gerektiğine baktık. Bunu kaç sandıkta kaç kişi yaptı acaba?

Yan sınıf sayımı 15 dakikada nasıl bitirebildi mesela? Pusulaların, zarfların ön ve arkasını kontrol etmek bile ne kadar zaman alıyor ki 9 kişilik kurulda kimsenin görmediği geçersiz oyu yakaladım. Sonra 3 geçersiz oy daha tespit edildi, herkes daha dikkatli bakmaya başladığı için! Kaç sandıkta geçersiz sayılabilecek oylar görmezden gelindi kim bilir.

Oy ve Ötesi’nin T3 sistemine giriş yapıyorum mesela dünden beri. Tutanakları görmenizi isterim, bir kaçı dolanıyor da sosyal medyada. Toplama hataları, okuduğunu anlamayanların yazdıkları, imzasız tutanaklar, hiçbir geçerliliği olmayan sonuçlar vs. Hangi birini yazayım şimdiden 5 sayfa olmuş bu yazı bile. Sandık görevlisi olmanın bir anlamı yok ki bunlara dikkat edip uyarıları yapmayacaksan. Yararından çok zararın dokunuyor. Bu yazdıklarım basit gibi görünse de yüzlerce ayrı fikirden insanın bir arada demokrasi yaratmaya çalıştığı bir yerde en ufak bir kıvılcım yangına dönüşebiliyor. Bir yandan insanlarla uğraş bir yandan oy say bir yandan gözlemle, bir yandan tutanak tut, bir yandan cin gibi ol her şeyi izle, sabah 6’da uyanmışsın gelmişsin… Kolay değil arkadaşım ama sana ihtiyaç var. Bilinçli müşahitlere ve görevlilere ihtiyaç var. Oy kullanan sayısının 315 olduğu bir sandıktan 344 oy çıkaranı uyarabilecek uyanıklıkta birileri lazım bu ülkeye!

Bunların bir kısmı 1 Kasım’daki seçimlerde yaşandı, bir kısmı da önceki seçimlerde… Her seferinde yeter ben mi kurtaracağım bu ülkeyi dediğim halde yine de bu tabloları görünce emanet edemiyorum oyumu da vatanımı da kimselere. Ne olur okuyun! Eğitimlere katılın! Oy ve Ötesi’ni takip edin. Müthiş bir oluşum ve pırıl pırıl binlerce gönüllüsü var. Çok güzel insanlar kazandım bu seçimde de. Hayata karışıyorsun öyle ya da böyle. Orada olman kadar, neden orada bulunduğunun sebebini bilmen ve sorumluluğunu tam yerine getirebilmen de çok önemli.



Bu olayların bazılarına inanılmaz güldük bütün kurul olarak. Nefesimizi zor tuttuğumuz anlar oldu, hepsini yazamıyorum. Tüm seçimlerde görev alıp kan ter uğraştığımız bütün sandık sorumlusu ve müşahit arkadaşlara kendi adıma teşekkür ediyorum. “Bazı” seçmenlerin de bu insanlara saygı ile yaklaşabilme yetisini kazanabilmelerini ve en azından sınıfa girince “iyi günler / kolay gelsin” gibi insanı cümleleri kurabilmelerini diliyorum. Çünkü orada bulunan insanlar sizin emrinizde çalışan insanlar değil, siz seçiminizi yapabilin diye sizin yaydığınız götünüzün rahatı için orada bulunanlardır! (Yine göt dedim kelimenin altı yeşil oldu.) Birkaç yy. sonra belki, ama boş ver be yoldaş, umut bu ya, müşahitin ekmeği olsun! : ) Yazı bitti, sonuna kadar okuyabildiyseniz size de geçmiş olsun.

10 Ekim 2015




ANKARA'ya...  / 10.10.2015 

Şu an saat 00.31
Bilenler bilir, uyumam ben pek. Geceyi sevdiğimden değil sadece, aklım benden hep önde koştuğu için… Uyuyamam. Hep kahkaha atan arkadaşınım, kızınım, dostunum, sevgilinim ya hani ben, tanıdığını sandığın kadarım. İçimde, beynimde, ruhumda fırtınalar kopar. Yetişmeye çalışırım herkesin yarasına. Doktor değilim ama iyi sararım kanayanları… Benim o. Hayatında olmasından mutluluk duyduğun, belki de olmasa da olur dediğin kadın.

Kimse bilmez buzdağının altını, bilinsin de istemem. Baş ederim ben. Zaten dünya çökmüş herkesin üzerine, bir de ben çökmek istemem. Kaldırırım taşı, toprağı baş ederim. Yeter ki yetebileyim beni isteyene. Yeter ki koşabileyim gel diyene…

Ama…
Sevgili arkadaşım, dostum, komşum, sevgilim...
Benden çok duyuyorsundur son zamanlarda sığamadığımı bu ülkeye… Belki dünyaya bile…
Gitmek için an kolladığımı. Kalmak için sebep aramadığımı…
Görmüyorsundur belki de bunca yükün altında ezilen tarafımı…
Görme zaten, istemem…

Bu gece de uyumuyorum. Bu yazıyı sonuna kadar okumaya üşenenler olacak biliyorum ama işim bu benim, yazıyorum. Sadece biriniz belki biriniz okur da kendini yalnız hissetmez belki diye!
Derdim yine sarmak dibe vuran, boka batan moralinizi!

Güneş doğacak yarın. Biyolojik saatimiz ne zaman isterse o zaman uyanacağız.
Ne olacak? Bugün Ankara’da katledilen insanlar olmadan ne anlamı olacak! Suruç’ta katledilenler olmadan, Soma’da katledilenler olmadan, Gezi’de katledilenler olmadan, yıllardır katledilenler olmadan, Sivas’ta, Doğu’da, Batı’da, devletlerin uzanabildiği neresi varsa kim varsa orada katledilenler olmadan uyanacağız da ne olacak?!

Yemek de yiyeceğiz elbet… Sevdiklerini kaybeden ana babaların, sevgililerin, kardeşlerin, çocukların boğazlarından geçmeyen lokmayı düşündükçe yemek yesek ne olacak? Hazmedemedikten sonra doysak ne olacak?!

Sokağa çıkacağız elbet… Hepimizin bir işi gücü var. Sıfatına koyduğumun kapitalizminin kölesi değil miyiz? Çıkacağız elbet, bir t-shirt alacağız, kahve alacağız, benzin alacağız, boktan boktan bir ton şeye para yatıracağız. Mezara konan canları, özgürlük için, barış için kendini ortaya atan insanları mezarlarından geri çıkaramadıktan sonra zengin olsak ne olacak?!

Bugün Ankara’da olay yerinde çekilen videolardan birine denk geldim… Adamın biri çığlık atarak ağlıyordu. Kadın “hepimizi öldürdüler” diye bağırıyordu. Birinin bacağı yok, diğerinin kafası, diğerinin gözü açık, nefes almıyor! Kan gölü ortalık! İnadına seyrettim! Psikolojim bozulurmuş, öfkem artarmış, nefret beslermişim falan filan! Hepimizin o boktan bir sürü şeye bozulan narin psikolojimize koyayım! Gerçekleri görmezden geldikten, reddettikten sonra gözüm görse kulağım duysa ne olacak?!

Her seçimde görev alıyorum. Sırf bir kişi eksik olmayalım diye! Siz götünüzü yayıp uyurken, bir Pazar’ım var diyerek “acil gönüllü lazım” bağırışlarına çekimser kalırken ben her seçimde sabahın 5’inde evimden çıkıp tek bir oy’un hakkını savunuyorum! Tek bir oy’un!!! “Oy kullanmayacağım, protesto ediyorum diyen gerizekalı; sana kızıp “Bana ne ulan ben mi kurtaracağım bu ülkeyi” diyip uyursam ne olacak?!

Nefret doluyum. Evet, bunca vicdansızlığın bunca ölümün içinde pozitif cümleler kuramıyorum sana! Okuma arkadaşım. Sil geç. Ben senin yalan mutluluk dünyanda mutsuz olacak kadar aptal değilim! Sil geç… “Neden takıyorsun bu kadar” diyorsun bazen. “Bu ülke değişmez” diyorsun. Gördüğümü, hissettiğimi, içimi acıtanı yazmazsam öğrendiğim onca kelime, okuduğum onca tarih ne bokuma yarayacak?!  Sen okuma arkadaşım, okuyup senin için bile savaşacak gücü bulacak olanlara “ben de varım” demezsem ne olacak?!

Hayat devam edecek yarın. Beşeri tüm gereksinimlerimizi gidereceğiz yine. İşemek, sıçmak, yemek, içmek, sevişmek falan filan… Siktiri boktan teknolojinin esirliğinde yazıp çizeceğiz yine. Bin beddua, bin lanet, bin isyan cümlesini… Twitter’ı kapatacaklar, Facebook’u yavaşlatacaklar, belki elektriği kesecekler, üç beş gözaltı yapacaklar falan filan… Yazma diyecek sevdiklerim. Sakın yazma! Haklılar da! Don Quixote olmaya değmez bu ülkede hele de bugün. Ama… Ben de korkarsam ne olacak?!

Yorgunluk doluyum. Katillerini bildiğim katliamların sessizi olmak zorunda olmaktan yoruldum! Gerçekten çok yorgunum. Düşünmekten değil, düşündüklerimi hiç düşünemeyenlerin dünyasında yaşamaktan yorgunum. Aklım, hissim benden bile önce benden bile öteye koştuğu için yorgunum! Hissizleşemediğim, düşüncesizleşemediğim, farkındalıksızlığı beceremediğim için yorgunum!
Bugün Ankara’da paramparça olmuş insanların acısını kolumda bacağımda kafamda bedenimde yangın gibi hissettiğim için yorgunum. Sevdiğim için yorgunum. Yaşamı, yaşam hakkını, özgürlüğü, barışı, huzuru sevdiğim için… Çok yorgunum! Sokaklarda içip dağıtmak, 34 yaşımı yaşamak, istediğim filmi seyretmek, müzik dinlemek, sevişmek yerine oturup bunları yazmayı seçtiğim için yorgunum!
Emeklemeye bile hali olmayan bunca insanın içinde ben de yorulmazsam ne olacak?!

Hıçkırarak ağladım okurken, izlerken, dinlerken Ankara’yı! Size de oluyor mu bilmiyorum ama ne zaman böyle bir katliam olsa, ne zaman birileri bu dünya için, özgürlük, barış, huzur için öldürülse orada olup onlarla ölemediğim için vicdan azabı çekiyorum! O kadar samimiyim ki bu yazdığımda gerçekten yaşadığıma şükredemiyorum! Gitme diyorlar mitinglere, yürüme, bağırma, yazma, konuşma! Olmamız gereken yerde olmazsak ne olacak?!


Yaşamak çok ağır geldi bugün bana!  Yine! Yalandan güldüm, yalandan konuştum, yalandan yürüdüm, yalandan doydum, yalandan nefes aldım. Öfkem, nefretim, isyanım artarken, huzurumdan, ruhumdan, umudumdan eksildim bugün! Ölü sayısını doğru dürüst yazamadılar bile. Matematikten, edebiyattan, etikten, hukuktan tiksindim bugün!
Kürtler, Türkler, Müslümanlar, Aleviler, Chp’liler, Mhp’liler, Hdp’liler, Akp’liler diye herkes kavgada saf tutmaya çalışırken insanlığına eremeyenlerden, dilden, ırktan ve dinden tiksindim bugün!
Yine!

Ölüyorum. Bu ülkede, bu dünyada, bu kalple ölüyorum gitgide. Hücrelerimi katlediyorum gün be gün. Gitsem aynı, kalsam aynı… Öldürmeye devam edecekler bizi. Özgürlük, barış, hukuk isteyen herkesi öldürecekler. Otobüste, mitingte, sokakta, fırsatını buldukları her yerde öldürecekler.
Artık bu sefer bu halk susmaz dediğimiz an bir bakacağız ki çıt çıkmayacak YİNE! Sokağa dökülmesi için cebindeki paranın eksilmesinden başka sebebi olmayanların ülkesinde elle tutulamayan ÖZGÜRLÜĞÜ, BARIŞI, HUKUKU kazanmaya çalışırken öldürecekler YİNE!

Saat 01.50
Hala yazıyorum. Unutmamak için! Kazımak için beynimin az kalan boşluğuna bugünü!
Sahi birazdan paylaşırım belki yazdığımı. Kaçınız okuyacak?
Uyku lazım evet, uyumazsam cildim kırışacak, bağışıklık sistemim çökecek, direncim azalacak, hastalıklar tek tek başıma gelecek… Başımı yastığa koyduğumda sorular başlayacak.
Evladını kaybeden analar babalar, anasız babasız kalan çocuklar gelecek aklıma. YİNE!
Yarını olmayacak bugün de öldürülenlerin! Yarınlar için sokakta olanların!
Yüzlerce, binlerce hanenin yangını var şimdi. Ateşin düşmediği evler ışıklarını çoktan söndürdü bile!
Her şeye rağmen uyuyabilenlerin olduğu bir ülkede uyusam ne olacak? Hadi diyelim uyudum, yarın 95 kişinin daha uyanamadığı bir hayata uyanıp yaşamaya devam etsem ne olacak?!

Çisel Onat

10.10.2015

14 Haziran 2013


Twitter ve Facebook üzerinde devam eden #cevapver hashtag'inden alınan soruların bir kısmını toplu olarak yayınlıyorum...
Bu aynı zamanda Gezi Direnişçileri olarak ya da siz Chapullers da diyebilirsiniz, Muhalefet partisi için de hazırlanmış bir metindir. Soruların devamı geliyor onları da en kısa sürede ekleyeceğim...
Ne olursan ol #cevapver ...

SORULAR... 

*Uludere'de vur emrini kim verdi?
*Roboski'de vur emrini kim verdi?
*Reyhanli'nin sorumlusu kim?
*Ethem Sarısülük'ü vuran polis kim?
*Abdullah Cömert nasıl öldü?
*Lobna Allami'yi kim vurdu?
*Kask numaralarını neden kapattınız?
*Mehmet Ayvalıtaş neden öldürüldü?
*Mitinglerin yasal alanlarda yapılmasını istiyorsun.
*Peki Ankara’da bir günde yaptığın 7 mitingin kaçı yasaldı? #cevapver
*Neden Hipokrat yeminini tutan doktorlara soruşturma açtınız?"
*Cumartesi annelerinin çocuklarına ne oldu?
*İstanbul’daki parka ne yapılacağına sen niye karar veriyorsun? Çıkarın nedir? #cevapver
*Beşiktaş İskelesi de gitti mi?
*Burak Ünveren hocanın gözünü kaybetmesine neden olan kim?
*Madem çevrecisin, ağaçları kesip Kazdağı’nı delik deşik ediyorsun siyanürle ?
*her yaz yanıp orman vasfını yitiren yerlere, bir sene sonra kimler oteller, villalar yapıyor?
*Çamlıca Tepesi'ne o kadar büyük cami yapmak kime hizmettir?
*Demirören AVM yapılırken yıkılan tarihi bina için niye sessiz kaldınız?
*Kuddisi Okkır'a Allah'ın huzurunda nasıl cevap vereceksin #cevapver ?
*Deniz Feneri'ne ne oldu ey iktidar!
*Malatya da AVM yapmak için camiyi kim yıktı?
*Kızım türbanlı diye Üniversiteyi Amerika'da okudu dedin. Oğlun da mı türbanlıydı? O neden gitti
*Herkes oğlunun birini öldürdüğünü senin kadar kolay saklayabilir mi?
*Özellikle Alevilerle alıp veremediğin ne?
*Yastığınla başın arasındaki vicdanı ne yaptın? Ne zamandır yok?
*Bedenim bana mı yoksa devlete mi aittir?
*ölen maden işçileri nasıl suçlu bulundu?
*Yüz binlerce masum insanı katleden Ömer el Beşir diktatörüne neden Dünya'da kucak açan yegâne lidersin
*Üst gelir grubundan direnişçiler iyi çocuk da, işçi, örgütlü, yoksul direnişçiler illegal, marjinal mi?
*Taksime giden yolda metroları, vapurları, metrobüsleri iptal ederken bunu yapmaya utanmıyor musun?
*seçim barajını düşürme, başörtüsüne kamuda özgürlük, YÖK’ün kaldırılması vb. vaatler neden unutuldu?
*Sit, doğal koruma alanlarında neden baraj ve HES yapılmasına izin veriyorsun? Neden dereler özgür akmıyor? Suyu neden satıyorsun!
*Sizin yetişemediğiniz canları kurtaran Nasuh Mahruki'ye bir geçmiş olsun dediniz mi yoksa AKUT'a da mı soruşturma açacaksınız?
*Aziz Yıldırım’ı gerçekten şike yaptığı için mi 1 yıl içerde tuttun, helikopter ihalesinden çekilmediği için mi?
*Bu ülkede muhabir yok mu; Soruları, neden biz soruyoruz?
*Eski RTÜK başkanı nerede?
*Show TV’yi neden ihalesiz verdiniz?
*Biz niye sünnet altınlarımızla gemi alamıyoruz?
*2 dakikada Taksim’deki binlerce kişiyi dağıtabilecek kadar becerikliyken Molotof atan 5 kişiyi 2 saatte neden dağıt(a)madın?
*Benim şehidimin cenazesini neden kamyonet kasasında taşıdın da teröristler için ambulans ayarladın?
*Kabataş'ta türbanlıya saldırıp taciz eden 100 çıplak, deri eldivenli kişinin görüntülerinin montajı hala bitmedi mi?
*2.8 milyar ağaç diktim diyorsun, göster denince bir tane refüjden bahsediyorsun...
Bu milleti matematik bilmiyor mu sanıyorsun...
*Alt geçit köprüsü inşaatının çevresine insanlar düşmesin diye güvenlik önlemi almamanın sorumlusu kim/kimler?
*Her 10 Kasım'da rahatsızlanmana sebep olan virüse, tıp çare bulamaz mı sanıyorsun...
*İki ayyaş dediğin kimlerdi...
*Patronlara ayar vererek ne bekledin...
*Bu halkı susturacak %50 nereli...
*Neden fazla mesai saati yüzünden hayatını kaybeden polis Mustafa Sarı üzerinden siyaset yapıyorsun? #cevapver
*Yeni şafak, Sabah, Star, Takvim gazeteleri provokatif yayınlarla halkı kışkırtıyor. Bu gazeteler denetlenmiyor mu?
*Twitter'da tweet attığı için gözaltı sence demokratik mi?
*Polisler polis olmak için nasıl bir eğitimden geçiyorlar?
*Faiz lobisi kim? Polisle beraber eli sopalı dolaşıp eylemci avlayanlar kim? Polis şiddetini araştırma önergesi niye reddedildi?
*konvoy için verdiğiniz yakıt paraları kimin cebinden çıktı?
*Bostancı’daki çatışmasında komiser Semih Balaban kimin silahından çıkan kurşunla şehit oldu?
* Bebek katiline sayın derken, özgürlük isteyene neden çapulcu diyorsun?
*Gezi Parkı olaylarında ısrarla yakıldığını söylediğiniz Türk bayrağı hangi gün saat kaçta tam olarak nerede yakıldı? Biz göremedik?
*ATV-SABAH ihalesi için iki kamu bankasına baskı yapıldı mı?
*Bir devlet, 1 polisin ölmesiyle ilgili 24 kişi gözaltına aldığına göre 3 kişinin ölümüyle ilgili kaç polis gözaltına almıştır?
*Van Depreminde yaptığımız yardımlarla "kurban kesip halka dağıttık" diyen Kızılay, Gezi Parkı'nda bunca yaralı varken neredeydi?
*Lobna Allamii'yi kim vurdu?
*Oğulların neden hala askerlik yapmadı?
*Esad neden Esed oldu?
*Sen hiç biber gazı yedin mi?
*Balyozdaki delilleri hür ve tarafsız bir kuruma neden incelettirmiyorsunuz? Yargı sizin yargınız değil mi?
*Arakan'da gözyaşı döken Emine Hanım, Gezi Parkı direnişinde hayatını kaybedenler için de gözyaşı döktü mü?
*Madımakta sende var mıydın?
*Türk Telekom ve diğer tüm özelleştirilen firmaların % kaçı senin? %50?
*Gezi Parkı'nın sidik koktuğunu nasıl anladınız?
 *Soruların devamı geliyor. Cevaplamaya başladınız mı? 
...

31 Mayıs 2012

İstanbul Tabip Odası Basın Açıklaması - Kürtaj ve Sezaryen




İstanbul Tabip Odası basın açıklamasıdır:


Sayın Meslektaşlarımız,


Bildiğiniz gibi Başbakanımız gündemleri saptırmakta ve değiştirmekte oldukça mahir birisidir. Aynı zamanda "İmam" ve "Hatip" olan başbakamızın sezeryan ve kürtaj ile ilgili açıklamaları ise öylesine söylenmiş sözler değildir. Kürtaj ve Uludere benzetmesi ve diğer açıklamaları Yeni Anayasa, Başkanlık Sistemi ve 2014 yılı Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile doğrudan ilişkilidir. Artık gün gibi açık ki ülkemiz Amerika gibi iki partili( Cumhuriyetciler[CHP], Demokratlar[AKP])tek başkanlı( Recep Tayyip Erdoğan-2014-2023) bir otokratik sisteme yelken açmış durumdadır. Kaygımız bu gidişatın faşizme doğru evrilme sürecine girmesi ve demokrasimizin "ileri" değil "geri" bir yöne doğru gidiş sürecinin hızlamasıdır.


Başbakanın belli ki sürekli gündemde tutacağı bu konu hakkında İstanbul Tabip Odası ilk Basın BİLDİRİSİ'ni "BAŞBAKAN"A SORUYORUZ" şeklinde aşağıda ve ekte de göreceğiniz gibi kamuoyu ile paylaşmıştır.


Lütfen bu metni web sayfalarınızda sosyal medyalarınızda en geniş şekilde duyurunuz ve basın organlarında yer alması için caba sarfediniz.


Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği ile ORTAK BASIN AÇIKLAMASI hafta başında yapılacaktır.


BAŞBAKAN’A SORUYORUZ?


TIP FAKÜLTESİ MÜFREDATINI DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ?


ARTIK SEZERYAN VE KÜRTAJ DERSLERİ KALKACAK MI?


HEKİMLİĞİ NASIL UYGULAYACAĞIMIZA VE KADINLARIN BEDENLERİ UZERİNDEKİ TASARRUFLARINA ARTIK SİZ Mİ KARAR VERECEKSİNİZ ?


Sayın Başbakan, Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin Uluslararası Parlamenterler Konferansında “üç çocuk” isteğini yineledi ve insanların kürtaj haklarını hedef alan şu sözleri söyledi:


"Türkiye olarak, çocuklar konusunda da büyük bir hassasiyet içindeyiz. Çocukları çok seviyorum. Ben ülkemde en az üç çocuk istiyorum. Çünkü genç dinamik bir nüfusa ihtiyacımız olduğunu biliyorum ve bu çalışmayı sürdürüyoruz. …Şunu da açıkça söylüyorum, sezaryenle ilgili doğumlara karşı olan bir başbakanım ve bunu bir cinayet olarak görüyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna karşı çok daha duyarlı olmaya mecburuz. Buna karşı el birliği içinde olmak zorundayız."


Tıp eğitimi görmüş, ülkemizin sağlığı ile ilgili konuları zaman zaman değil sürekli olarak ana konumuz olarak benimsemiş kimseler olarak, Sayın Başbakanın bu konuda, halk sağlığımız açısından yarara değil, zarara yol açabilecek söylemlerinin yanlışlığını hemen düzeltmesini istiyoruz:


Kürtaj cinayet değildir : Bu güne kadar binlerce vatandaşımız, sosyal ve ekonomik açıdan uygun durumda değillerken oluşmaya başlayan gebeliklerine, yasaların onlara verdiği hakka dayanarak son verdirmişlerdir. Yurttaşlarımız bu hakka kavuşmadan önce, yani kürtaj yasakken istenmeyen gebelikler, şimdiki gibi hastane ve gerekli sağlık koşullarına sahip yerlerde değil, köşede bucakta, bilgisiz kimseler tarafından rahme olmadık maddeler sokularak giderilmekte ve bu tür işlemlerle sıkça ölümle sonuçlanan mikroplanmalara ve yaralanmalara yol açılmaktaydı.


Sezaryen ise bu güne kadar hiç kimse tarafından cinayet olarak tanımlanmadığı gibi hiçbir biçimde başbakan ya da bir başka siyasetçi ya da tıp dışı kişi tarafından değerlendirmeye tabi tutulabilecek bir konu değildir: Doğumlar, bebeklerin iri olmaları, annenin ve bebeklerin doğum sırasında yaşamlarının tehlikede olduğunun saptanması gibi durumlarda normal yoldan değil sezaryen ameliyatı yapılarak gerçekleştirilir. Bebeklerin normal yoldan doğmayacaklarında sezaryen yapılırsa cinayet işlenmiş olmaz. Anneler ve bebekler ölmekten kurtarılmış, bazen de bebekler, beyinleri vb. incinmeden dünyaya getirilmiş olurlar.


• Bir çiftin kaç çocuğa sahip olacağı, Başbakanın saptayacağı bir şey değildir: İnsanlar ancak maddi durumlarının, sağlıklarının ve bir çok kimsenin karışamayacağı özel hallerinin elverdiği sayıda çocuk sahibi olurlar.


Gelişmiş bir ülkede başta başbakan olmak üzere erk sahibi siyasilerin halkı yanıltıcı, sağlığa zararlı söylemlerde bulunma hakkı olmadığı bilinmelidir. Amaç 34 çocuğun F-16’larla bombalanarak öldürüldüğü Uludere olayında gündem değiştirmek ise, lütfen gündem çarpıtmanıza hekimleri, insan sağlığını ve kadın haklarını malzeme yapmayın.


İnsan sağlığı ve kadının bedeni üzerindeki haklarının, erkek egemen söylemlerle siyasi polemiklere malzeme yapılmasından ve evrensel bilimsel değerler yerine muhafazakar yaklaşımın gündelik yaşama müdahalesinden kaygılıyız.


Kamuoyuna saygı ile duyurulur.


İSTANBUL TABİP ODASI


YÖNETİM KURULU





10 Mayıs 2012

SUÇSUZSUNUZ



Bir tek ben kaybolamıyorum,
Ortalık malı kalbim,
Ne zaman isterseniz gidiyorsunuz,
Ne zaman isterseniz zaman diliyorsunuz benden,
Hep varım nasılsa,
Hep yerinde sayan bir beceriksiz gibi…
Oysa kaybolmak istiyorum bazen,
Yerim yurdum belli olmasın,
Öldüm mü kaldım mı anlaşılmasın!

Kuşattınız etrafımı,
Kiminizin yalanına kiminizin yasına kandım,
Bir “hayır” diyemedim ki biriken kanı atayım,
Zincirleriniz hazır, ellerimi uzatan benim.
Suçunuz yok ki!
İzleriniz var bedenimde,
Geçmez ki…
Çırılçıplak karşınızda duran benim!
Sizin suçunuz yok ki!

Bir tek duvarlarım vardı,
Etim kemiğim onlarındı!
Ellerim o duvarlarda kırıldı,
Tutamam artık hiçbirinizi,
Kemiklerimi en çok kendi ellerim kırdı!
Etimi en çok onlar acıttı!

Bir tek ben kaybolamıyorum,
Tüm kaçışları kendinize ayırmışsınız,
Size açtığım kapıları siz bana kapatmışsınız,
Vuruyor, kaçıyor ve unutuyorsunuz…
Öldürseniz minnet borçlanırım!
Zulmediyorsunuz!
Kaybolanlardan, zamana sığınanlardan beklediğim şeye bak;
Bulmuşsunuz beyaz bir ten
Sürekli üstümden geçiyorsunuz!

Ne aynadan anladığınız var
Ne vicdandan…
Ne yaradanınız var,
Ne de korkuyorsunuz Tanrıdan!


Elleriniz boğazımda,
İçime giriyor, içimi büzüyorsunuz,
Sizi içine alan birine nasıl kıyabiliyorsunuz,
Korkuyorum hepinizden,
Sokağa çıkma yasağı koyuyorum ömrüme,
Darbeniz, işkenceniz, iziniz varsın kalsın bedenimde,
Ağlamak mı?
Yağmur! Yarışamazsın benimle!!!


Çisel Onat
İstanbul

3 Mayıs 2012

NEDEN DOĞURAYIM?


3 çocuk...
Birini tecavüzle, birini uyuşturucu ile birini silah ile öldürürler.
Neden doğurayım?
İlkokula gittiğinde ‘bilinci henüz açılmamış’ yaşıtlarının kafasındaki örtüyü gördüğünde ‘demokrasi’ öğrenebileceğinden mi?
Lisede yarış atı ruhuyla üniversite sınavına koştursun bir de üstüne soruların çalınabildiği bir düzene karşı uğraşsın diye mi?
Üniversitede sırf ‘özgürlüğünü’ korumak için, sırf ‘farkındalığı’ yüksek olduğu için ben onu evde beklerken o sokaklarda dövülsün diye mi?
Kimbilir belki de doktor olur... Oysa ki hacılar hocalar çoktur.
Kimbilir belki de öğretmen olur... Oysa ki atama yoktur.
Kimbilir belki de avukat olur... Oysa ki hukuk yoktur.
Kimbilir belki de memur olur, işçi olur... Oysa ki hak yoktur. Emeğin karşılığı yoktur. Hele bir de bir yerlerde ‘tanıdık, milletvekili akraba’ yoksa yaşamak bile çoktur.
Bazen de düşünüyorum...
Cahil sevişmelerin sonunda 3, 5, 10 çocuk doğuveriyor. Kimisi dileniyor, kimisi çalıyor, kimisi de okuyor ‘okutuluyor’ varolan düzene adam yetiştiriliyor... Ha bazısı da var ki; biz onlara Anadolu çocuğu diyoruz,  öyle bir sahipleniyor ki vatanını, insanını, Ata’sını... Güveniyoruz onlara, geleceğe garantimiz gibiler adeta...!
Bilmiyorum...
Neden doğurayım?
Özgürlüğüne, demokrasisine, sahipleniciliğine, insan haklarına, eşitliğine, laikliğine ‘artık’ şüpheyle baktığım bir ülkede neden çocuk sahibi olayım?
Belki de inadına çoğalmak gerek, 3 değil 10 çocuk yapmak gerek... Her birini Atatürkçü, her birini özgür yetiştirmek gerek...
Ama...
Bir Üzmez daha çıkar tecavüzden serbest kalır, olan benim çocuğuma olur.
Bir terörist çıkar sınırda alkışla karşılanır, olan benim çocuğuma olur.
Bir kanun çıkar 18 yaşını dolduran silahlanabilir denir, olan benim çocuğuma olur.
Artık ‘yaş 18 yolun sonudur!’
Ama...
Bizim gibiler çoğalmadıkça da ‘onlar’ virüs gibi sararlar etrafı!
Olan memleketime olur...!
İşte bu yüzden bir yanım ‘çek git’ diyor.
Bir yanım ‘burası senin, otur!’

Çisel ONAT