3 Mayıs 2012

NEDEN DOĞURAYIM?


3 çocuk...
Birini tecavüzle, birini uyuşturucu ile birini silah ile öldürürler.
Neden doğurayım?
İlkokula gittiğinde ‘bilinci henüz açılmamış’ yaşıtlarının kafasındaki örtüyü gördüğünde ‘demokrasi’ öğrenebileceğinden mi?
Lisede yarış atı ruhuyla üniversite sınavına koştursun bir de üstüne soruların çalınabildiği bir düzene karşı uğraşsın diye mi?
Üniversitede sırf ‘özgürlüğünü’ korumak için, sırf ‘farkındalığı’ yüksek olduğu için ben onu evde beklerken o sokaklarda dövülsün diye mi?
Kimbilir belki de doktor olur... Oysa ki hacılar hocalar çoktur.
Kimbilir belki de öğretmen olur... Oysa ki atama yoktur.
Kimbilir belki de avukat olur... Oysa ki hukuk yoktur.
Kimbilir belki de memur olur, işçi olur... Oysa ki hak yoktur. Emeğin karşılığı yoktur. Hele bir de bir yerlerde ‘tanıdık, milletvekili akraba’ yoksa yaşamak bile çoktur.
Bazen de düşünüyorum...
Cahil sevişmelerin sonunda 3, 5, 10 çocuk doğuveriyor. Kimisi dileniyor, kimisi çalıyor, kimisi de okuyor ‘okutuluyor’ varolan düzene adam yetiştiriliyor... Ha bazısı da var ki; biz onlara Anadolu çocuğu diyoruz,  öyle bir sahipleniyor ki vatanını, insanını, Ata’sını... Güveniyoruz onlara, geleceğe garantimiz gibiler adeta...!
Bilmiyorum...
Neden doğurayım?
Özgürlüğüne, demokrasisine, sahipleniciliğine, insan haklarına, eşitliğine, laikliğine ‘artık’ şüpheyle baktığım bir ülkede neden çocuk sahibi olayım?
Belki de inadına çoğalmak gerek, 3 değil 10 çocuk yapmak gerek... Her birini Atatürkçü, her birini özgür yetiştirmek gerek...
Ama...
Bir Üzmez daha çıkar tecavüzden serbest kalır, olan benim çocuğuma olur.
Bir terörist çıkar sınırda alkışla karşılanır, olan benim çocuğuma olur.
Bir kanun çıkar 18 yaşını dolduran silahlanabilir denir, olan benim çocuğuma olur.
Artık ‘yaş 18 yolun sonudur!’
Ama...
Bizim gibiler çoğalmadıkça da ‘onlar’ virüs gibi sararlar etrafı!
Olan memleketime olur...!
İşte bu yüzden bir yanım ‘çek git’ diyor.
Bir yanım ‘burası senin, otur!’

Çisel ONAT 

6 Nisan 2012

Sevdiğim Kadınlar Gerçekten Aşık Olanlardı... Onlardan biri...

Meral Okay; 
"Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman''ın eşyaları var...Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir... Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış...Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti... Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ''biz'' olabilme halidir...İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz... Biz birbirimize karşı çok saygılıydık... Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik... Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi... Aşk bazen de bir kıyamama halidir... Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı...O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın...O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana...Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü...Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır...Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık.Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep...Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz..."

23 Mart 2012

Bir Adamla Köy Evinde Sarabande...


Yazdıklarımı örtemeyeceksin! Bu yazıda Zagalamak yok. Burası benim çöplüğüm. Ben istediğim noktadan sonrasını getirmem ama sen istediğin noktadan sonra kapatabilirsin sayfayı. Sana her şeyden bahsetmeyeceğim ama aslında her şeyi anlayacaksın! Parayı, iktidarı, gücü ve aşkı... Her şeyi anlayacaksın!
Tuhaf bir kadın tuhaf bir adama aşık olmaz. Tuhaf bir adamda tuhaf bir kadına! Büyümediğini ve hiç büyümeyeceğini biliyorum! Seni tüm çocukluğunla tüm artçılarınla kabulleniyorum! Şu anda Fedakar kadın modeliyim ben!
Sana hükmüm geçmez! Ya noktada ya virgülde ya da ve bence ünlemde kesişti seninle benim cümlelerimiz. Ve ben kaderci kadın modeliyim!
Senin ilk kelimende başlıyor işkence. Sonuna kadar gidiyorsun. Durmak nedir bilmiyorsun. Sana adam mı demiştim ben! Az mı demişim! Azaltmışım anlamını affet beni. Sen hangi kitaba yazılsan sen kadar sayfa lazım baskıya. Kaç kere “seni” çizsem bir yere o kadar da boya… Abartan kadın modeliyim şimdi de!
Bir kadeh bir şey olmalı seni izlerken gözlerim. Bir satır bir şey kalmalı geceden geriye seni gizlerken “gözlerin”. Çok mu gülüyorum söylediklerine? Hayır! Bazen o kadar çekilmez ve o kadar işe yaramaz sözler ediyorsun ki insanın alıp başucuna koyası geliyor! Bu kadar anlamlı bir dünyada (!) bu o kadar anlamsız seviyorum ki beyninin içindekilerin dilinden çıkışlarını… Söylediklerini dudak bükerek izliyorum! Peki ama neden? Neden hep aynı günde aynı noktada aynı kadeh farklı alkol tadıyla sana bakıyorum! Ateşi düşürülmeyi bekleyen bir çocuk musun ki başındayım tüm gece? Ayağa kalkamayan bir yatalak mısın ki yanındayım? Zehirli bir adamdan başka bir şey değilsin aslında! Hakaret mi bu? Sen öyle say! Ve şimdi de alttan alan kadın modeliyim !
Tüm bu kadın rollerini reddetmek gerek oysa. Okullarda zorla beynimize tıkılan o saçma sapan integral soruları gibi her şeyi, tüm kadınsı ya da erkeksi rollerini reddetmeli insan! Hadi seninle de dertleşelim. Hoşgöreceksin beni. Bu aralar herkesin yarasına bant olmak gibi bir görevle kutsandığımı sanıyorum. Doktoruma sordum “nedir bu halim?” diye. Ne desin adam, hayranla hoyrat arasında gidip geliyorsun sen dedi. Bir halt anladıysam ne olayım! Yani anladım ki sonradan biraz hayata hayran biraz hayatıma hoyratmışım bu aralar. Hoş gör işte. Ama bak anlatabilirsin. Bir adamın en çok hangi yatakta sevişmekten hoşlandığını mesela. Kaç kadın sesinin sana hoyratlığı hatırlattığını ya da kaç kadının ve hatta kaç erkeğin sana hayran kaldığını anlatabilirsin. Unutma ben tüm kadın rollerine sahip ama tüm o rolleri senin sınırlarında reddetmiş bir kadınım! Dinle! Duvarına astığın resme bir bak önce! Ben görmüyorum, sen biliyorsun neye baktığını ama düşün. Ne kadarı yansıtıyor seni! İnsan duvarına astığı her resimde kendine bakıyor gibi hissetmeli aslında. Bunu hiç böyle düşünmediğini biliyorum. Çünkü herkesin senin aynan olmaya karar verdiği ve kendilerine has tüm modelleri reddettikleri bir dünyada aynaya bakacak halin kalmadığını biliyorum!
Sana planlanan cinayet senaryoları bile hep yarım kalmaya mecbur aslında. Çünkü sende iz bırakmak zor! Sende ses duyurmak zor! Sende aşkı tutundurmak da zor! Okan Bayülgen olmanla alakalı değil bu! Sadece sana yüklenen sıfatların mitolojideki tanrılara yüklenenlerden hiçbir farkının olmaması sorun! Oysa hata! O mitolojilerin hepsi bir palavra! Bir gün hiç kahkaha atmadan izlemeyi denedim seni. Başardım da! Ama küçük bir hazırlık yapmıştım kendime. Dedim ki o sadece Okan. He is simply Okan! Dedim ki: Kravatını çıkar onun, gitarını bir kenara koy, üzerindeki tüm siyah takımları al ve kaldır ve hatta dolabındakileri de yak gitsin! Işıkları kapat, müziği sustur, makyajını sil, sahneyi boşalt, ayakkabılarını da koy bir kenara. Şimdi geride kalana bak! Ya çok şey “var” olacak geride ya da  “yok” olacak herşey. Seçim benim, seni her zamanki gibi de izleyebilirdim. Ama hayal gücüme ihanet etmedim.
Artık ekran benim! Sen de! Sende ki gerçek de!
Hem neden saklanalım! Yaşımız saklambaç oynayamayacak kadar büyük değil belki ama boyumuz kendimizi saklayamayacağımız kadar uzadı artık! Hem neden yakalanalım! Çocukken ağlamanın bir ifade olduğunu söyleyenler büyüdüğümüzde bizi ağlatanlar oluyorlar nedense. Hem neden ağlayalım! Aynı şeker kaplarını saklamadık mı seninle? Sende seviyorsun “Çokomel” jelatinlerini tırnak ucunla düzleştirip kitaplarının arasında saklamayı, sen de seviyorsun kahveyi höpürdeterek içmeyi. Biliyorum ki sende en az benim kadar saçlarının okşanmasından haz duyuyorsun. Belki ben senden daha şanslıyım, bir kamera önüm yok. Bir telefon bağlantım yok! Yanımda gezeni kadın olsun erkek olsun bir kalıba sokup başka hayatlara sunan yok! Ama biliyorum ki sen de hala çizgi filmleri izleyerek gülümsemeyi biliyorsun! Hem neden değişelim! Aynı acılar tarafından acıtılmıyor muyuz? İkimizin de vicdanı sokaktaki bir kedinin kuyruğundaki tenekeyi çözebilecek kadar güçlü değil mi? Tamam vicdansız olmaya çalışsak da bu hayata karşı direnişimizin bir rolü değil mi? Ama kimse görmeden, annemizden dayak yememek için gizli gizli kim bilir kaç kere gecenin ortasında kendi sütümüzden çalıp da bir hayvan besledik bahçemizde! Hem neden direnelim! Sen böyle bir “adam” olduğun için hayata silahla tüfekle mi saldırıyorsun. Sarhoş olma hakkını kendine çok mu görüyorsun? Seni kabullenmedim işte.  Oh be! Hep aynı ekran, hep aynı koltuk, hep aynı adam! Kendimi tekrarlamaktan sıkılmıştım oysa şimdi sen varsın! Ekran aynı, koltuk aynı ama sen farklısın!
Ne güzel bir dağ evinde olsak! Sen domates yetiştiren bir adam ben çay toplayan bir kadın! Gülme bak! Klasik bir hayaldir bu ama neden hep hayal edilir düşündün mü? Hayatın gerçeğe en yakın olduğu andır çünkü. Ya da şimdiye bakarsak kurulabilecek en imkansız hayaldir. Ama ben kurdum işte. Balkonunda domates yetiştirmeye kalkan biri için sence de fazla etkileyici bir hayal değil mi bu? Evet evet sen de domates yetiştirmelisin. Kırmızı yakışmalı mesela ellerine. Ruj lekesi kalmalı şehir oğlanlarının yakalarında, sen beni kırmızıya boyamalısın. Bunu senden başkası yapamaz biliyorum! Biraz çay demlemeliyim sana ve sen bana Kafka’yı oynamalısın ve uyumam için Heinrich Böll okumalısın. Hayır! Sevmediğin bir şey söylediğimde telefonu da kapatamazsın. Biz dağdayız unuttun mu? Köy evindeyiz. Tüm hatlar kesik!!! Dayanmalısın!
Arkadaş olmalıyız! Ben seni böyleyken merak ediyorum işte.
Arkadaşımken, sevgilimken ya da düşmanımken değil!
Öyle bir dağ evinde mesela! Ya da suyu akmayan bir köyde bir harabede. Nasıl ayakta durduğunu görmek istiyorum! Nasıl doyduğunu! Nasıl üşüdüğünü, ellerinin soğukluğunu! Yalnızlığınla nasıl başa çıktığını! 3 gün üst üste aynı gömleği giydiğini ve nasıl koktuğunu duymak istiyorum!
“Basit” bir arabada direksiyona hangi kuvvetle tutunduğunu mesela! Frene hangi yaşam sevinciyle ne kadar asıldığını, tanıdık birkaç ahbap mahallesinden geçip geçmeyeceğini, geçtiğinde hissedeceğini, yön değiştirdiğinde kendinde kaybedeceğini görmek istiyorum! Çok mu acımasızım sence! Fazla mı geliyorum üzerine! Ama “sözlerin vicdanı yoktur” bilmelisin!
Benimle aynı geçim sıkıntısını hesaplayışını, ektiğin domateslerle yaşayabileceğini görmeyi istiyorum. Aynı sokaklarda yürümüyor muyuz seninle şimdide? O zaman da aynı sokaklarda koşalım istiyorum!
Sana duvarındaki tabloda kendini görmeni söyledim! Etrafındaki kırık aynalarla kalbini çizip canını yaktım, içinden geçmeyi öğrendin hepsinin! Saklambaç oynamak için boyunun farkına varmanı, sakladığın “Çokomel” kaplarını hatırlayıp kitaplarının arasından çıkarmanı ve en sevdiğin sayfada kalan çikolata kokusunu koklamayı hatırlattım! Seni “kendi” ekranımda, kendi kumandamda, kendi koltuğumda ağırladım! Umduğunu değil bulduğunu sundum!
Bak! Ne kadar güçlüyüm aslında! Kapında yatmadım, sana tapmadım, hayranın değilim. Hem neden tapayım! Seni aldım bir dağa kaçırdım! Arkadaş olduk! Sevgili olduk! Düşman olduk! Her sınavı benden yana geçtin! Her soruma senden yana cevap verdin. Sözlerin vicdansızlığına rağmen dinledin!
Dans etmeyi unuttuk! Hadi kalk! Dağın tepesinde, bir köy evinde “Sarabande” dansı yapalım! Ayağımızın altındaki tahtalar adımlarımıza göre hareket etsin. Acaba nasıl kavrıyor elin bir kadının belini, gözlerin ne kadar uzun süre bakabiliyor bir göze ve ne kadar uyumlu ayakların bir kadının topuksuz ayakkabılı hallerine!
Ve sonu bu işte! Şimdi herşey seninle! Ekranını al, kameranı al, giysilerini giy. Kravatını bağla! Gitarını çal!
Bir tek şey yap! Benim için değil. Domatesler için! Sarabande için!!!
Çocukken bir kez dinlediğim bir masalın peşinden kaç yıl koşmuşum ben farkında olmadan. Hansel ve Gratel’i bilir misin? İşte o masal. Bir kez dinlemiştim onu. Bir kez okumuştum kendi başıma. Lakin kimse anlatmamıştı da. Her şeyi nasıl kendim yaptıysam masalımı da kendim okumuştum kendime. O gün bugündür yaşadığım her acıya ekmek kırıntısı bırakmışım kendimi kahraman zannedip. Biliyor musun; sen o acılara dönmek istemedikçe bıraktığın kırıntıları toplayıp dahası var mı diye tepene üşüşen bir sürü karga oluyor. Hiçbir çocuk yaşasın istemiyorum bunu! Kimse içindeki çocuğu yitirmemeli!
Hiçbir kadın içinden çocuk aldırsın istemiyorum… Hiçbir adam da!
İçindekine sahip çık! Domates ekerken sende gördüğüm çocuğa, dans ederken sende hızlanan çocuğa, ekranın arkasında da önünde de aynı misketlerle oynayan çocuğa...
...Ve sana aşık değilim! Biraz hayran biraz hoyratım o kadar!”
Mutlu yıllar Okan Bayülgen…

2008/İstanbul

21 Mart 2012

BEN VARIM ARAMIZDA...



Hayal kurmayalı çok olmuş,
Bugün farkettim.  
Şöyle bir masa kestirdim gözüme,
Bir ucunda sen, bir ucunda ben
Gözün gözümde,
Benimse korku vardı içimde,
Diyorsun ki ‘neden’
‘Bilmiyorsun’ diyorum hemen!
Bir sus payı yok aramızda,
Bakmamı istiyorsun sana,
Gözümle kaçıyorum o kare masada
Nereye baksam aşk, nereye baksam sensin oysa!

Bir yol kestirdim gözüme,
Sağında ben, solunda sen,
Senin kolun kolumda,
Kolum kanadım benim yine, kırık da var çıkık da,
Diyorsun ki ‘bir kol boyu mesafe var aramızda!’
‘Gelemem, tutamam seni’ diyorum tek solukta!
Bir kol boyu yok aramızda,
İçiçeyiz oysa!

Bir ev kestirdim gözüme,
En sıcak yerinde sen, kapı eşiğinde ben,
Elinde bir fotoğraf var,
Benim elimde sadece bir anahtar,
Diyorsun ki ‘gelsen?’
‘İçine giremem!’ diyorum hemen!
Eşikten geçemeyen bir kadın var aramızda,
Cesur gibi görünüyor, hep gülüyor da!
Korkağın teki aslında!

Bir yatak kestirdim gözüme,
Sıcak yerinde sen, soğuğunda ben,
Senin teninde ateş var,
Benim tenimde savaş...
Diyorsun ki ‘benim olsan’,
Diyorum ki ‘Uyandığımda yok olursan?’




Yine mahvediyorum hayalimi,
O kadar istiyorum ki seni,
Mahvedebilirim güzelliğini...
Sesim var aramızda,
Defalarca birilerine ‘gitme’ diyen sesim...
Gözlerim var,
Defalarca yollara dalıp giden gözlerim...
Tenim var aramızda,
Defalarca birilerinin olan tenim...
Kalbim var aramızda,
Yeni yeni ayaklanan, kalktığı anda seni gören kalbim...
Hayalin var aramızda,
Hiç gitmeyecek saydığım, hiç bitmeyecek, hiç sönmeyecek sandığım hayalin!

Ben varım aramızda,
Her defasında öldüğünü sanan içim var...
Sadece ama sadece ben varım aramızda,
O kadar korkağım ki;
Bir çekip atabilsem beni,
Bir unutabilsem üstümden geçenleri
Bir tek aşk olacak aramızda!

Çisel ONAT

11 Şubat 2012

Vicdanı olan, insan olan herkese...!



LÜTFEN BU KONUYA SADECE BAKIP GEÇMEYİN! EVLADINIZA, CANINIZA YAPILMIŞ GİBİ DÜŞÜNÜN VE AŞAĞIDAKİ YAZIYI İLGİLİ E-MAIL ADRESLERİNE GÖNDERİN... EN AZINDAN BENİM ARACILIĞIMLA BU SAYFAYA UĞRAMIŞ HERKESİN BUNU YAPACAĞINA İNANIYORUM. TEŞEKKÜRLER...


E-mail adresleri: 


bimer@basbakanlik.gov.tr 
kaymakamlik@torbali.gov.tr
tdp-ahmettayfun@hotmail.com

alpberk44@hotmail.com 


Sayın Yetkili,

Torbalı'da elim bir olay gerçekleşmiştir ve nedenini parçalı, suç işlemeye uygun ortamların ve grupların varlığından kaynaklandığına bağlamaktayız.

Canlı canlı parçalanarak, patileri asitle yakılan, kulakları kesilen ve tecavüze uğradıktan sonra öldürülen köpek için kaymakamlığınızdan, toplum destekli polisimizden, jandarmamızdan ve milli eğitimimizden benzer olayların tekrarlanmaması adına çalışmalar yapılmasını arz ve talep ediyoruz...

Ayrıca, bu korkunç dehşeti yapan kişi ya da kişilerin ivedilikle bulunmaları ve mümkün olan en ağır cezaya çarptırılmaları için hukuka teslimini rica ediyoruz. Bu konunun peşini bırakmayacağımızı bildirmek isteriz. 

Saygılarımla 



26 Aralık 2011

İKİ SATIR AŞK





İKİ SATIR AŞK TÜM KİTAPÇILARDA... 

İki eski dost...
Çisel Onat; yazarlığının yanı sıra çevirmen ve aynı zamanda şarkı yazarı. En son Murat Boz’un son albümünde, sözü ve bestesi kendine ait olan Aşkın Suçu Yok isimli şarkısı yayınlandı. İlk romanı ‘Sevişmenin Hiçbir Riski Yoktur İçinde Aşk Yoksa’ 2008 yılında Liman Yayınları’ndan çıktı. ‘Risk var mı yok mu?’, ‘Bir kadın nasıl böyle bir şeyi savunabilir?’ sorularına epey alıştı. Aşkı şiirle de anlatmayı seviyor ama ‘bu ülkede şiir satmaz’ cevabına da epey alıştı! Oysa Cemal Süreya, Nazım Hikmet, Metin Altıok, Orhan Veli ve diğer ustalar şiirle anlatmışlardı aşkı... Kafasında hep aynı soru; şimdilerde‘bu ülkede’ şiir mi satmıyordu yoksa aşk mı yaşanmıyordu?

Cüneyt Asi Duru; yazarlığının yanı sıra TV-Radyo yapımcısı. İlk şiir kitabı ‘Düşlerin Kadar Konuş’2003 yılında Bu Yayınları’ndan çıktı. Dostlarıyla yaptığı şiir gecelerinde okuyordu ‘satmaz’ denen şiirleri... Satmazsa satmasın, aşık olanın içine işliyordu. İlk romanı ‘Tanrıça Ayın Orgazmı’ 2008 yılında Liman Yayınları’ndan çıktı. Bir imza gününde, kitabının adını gören bir annenin suratını buruşturarak kızını oradan hızla uzaklaştırması kadınların hatta insanların bedenlerine, hazlarına ne kadar uzak olduklarını ona somut bir örnekle bir kez daha kanıtlamıştı.

İKİ SATIR AŞK;
İki satır laflarken yazmaya karar verdiler bu kitabı. Bir şarkı sözü gibi, bir şiirin mısrası belki...
Bir hikâyenin ilk cümlesi ve o hikâyenin mutlu mutsuz sonu gibi... Bazen kadın savundu aşkı, adam savurdu, bazen kadın itti aşkı, adam tutundu...

Kitabın arka kapağında yazarların ‘aşkı iki satır da siz yazar mısınız?’ sorusuna karşılık hiç tereddütsüz cümlelerini paylaşan gazeteci, sanatçı dostları ve büyükleri; sevgili Gülriz Sururi, Sezen Aksu, Müjdat Gezen,  Levent Üzümcü, Murat Boz, Çiçek Dilligil, Mehmet Coşkundeniz, Yonca Lodi, Demet Sağıroğlu, Kutlu Esendemir, Deniz Arcak, Murat Güneş, Füsun Önal, Sadık Karan ve Hande Şarman’aait ‘aşka dair’ birer cümleleri bulunuyor.

Yazarlar cümleleri kendilerine yakın buldukları birer takma isimle yazdılar. Cüneyt Asi Duru zaten kendi adı olan ‘ASİ’yi kullanırken, Çisel Onat da hayatının en büyük tutkusu olan ‘PİANO’yu tercih etti.

Yazarlar İKİ SATIR AŞK’ı; tüm çılgınlığı, besleyiciliği, eğlencesi, kasveti, hüznü ve huzuruyla aşkı, hayatı hissettirebilen iki önemli müzik insanı Aysel Gürel ve Onno Tunç’a ithaf ettiler. Çünkü Aysel Gürel sözleriyle Onno Tunç da müziğiyle, yazarken onlara eşlik ettiler.

Kitap 24 Kasım 2011’de, deneme / yazın kategorisinde, DÜET EDEBİYATI Serisi’nin ilki olarak Postiga Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alıyor.

Serinin 2.’sinde de okurların cümlelerine yer verilecek. Kitabın içinde; “Yazarların bir kadın ve bir erkeğin aşka ait satırlarına siz de katılmak isterseniz cümlelerinizi isminizi ve iletişim bilgilerinizi de belirterek aşağıdaki adrese gönderebilirsiniz. Yazarlar ve Postiga Yayınevi Editörlerinden oluşacak bir kurul, gönderdiğiniz cümleler arasından seçim yaparak Düet Edebiyatı Serisinin 2. Sayısında isimlerinizle birlikte sizlerin de cümlelerine yer verecektir.
ikisatirask@ikisatirask.com ”  şeklinde okurlara yapılmış bir çağrı bulunmaktadır.

Herkesin aşka dair söylenecek iki satırı vardır...
Malum hepimiz aşığız ki her sohbetin içine sızan hep ‘İki Satır Aşk’tır!

Her şey ARABESK Yüzünden!


Bir sabah uyandığınızda başınız ağrıyorsa, dünya dönüyorsa, mideniz bulanıyor, kalbiniz sizden önde atıyorsa, zaman geçmek bilmiyor, insanlar üzerinize üzerinize geliyorsa, gözleriniz kan çanağı yanıyorsa, herşey size hem fazla hem çok eksik geliyorsa, başka sesler çok yüksek, duymak istedikleriniz hiç söylenmiyorsa, şarkılar canınızı sıkıyor, ama diliniz vokale engel olamıyorsa, eski sayfalar birden açılıp yenileri siz boş kalmış geliyorsa, buz gibi havada Beşiktaş-Üsküdar arası motorlarda üstte oturmayı göze alıyorsanız, yüzünüze çarpan havayı doktor tavsiyesi içinize çekiyorsanız, sigara bile istemiyorsa canınız, gözlerinizi saklıyorsanız insanlardan, saçlarınızın dağınıklığı canınızı sıkmıyorsa ve hiçbir yansımalı camdan kendinize bakmıyorsanız, geçip gidiyorsanız her "indirim" yazan mağazanın önünden içeri girmeden, gazeteler, haberler umurunuzda değilse, adımlarınızı yavaşlatıyorsanız, zaman zaman şiddetlenen mide bulantınızı içinize geri itiyorsanız, hiçbir sorun yokken kendinizi iyi hissetmiyorsanız, saatinize o ana kadar hiç bakmamışsanız, trafik bile umurunuzda değilse, cebinizdeki parayı bilmeden yola koyulmuşsanız, girdiğiniz ilk eczaneden sadece bir kutu apranax aldıysanız, konuşmadan saatlerce öylece durabiliyorsanız, ne yaptım ben ya, ne yapıyorum ben diye düşünüyorsanız, üzerinize sinen tüm kokuları çıkarıp kirliye atıyorsanız, kendinizi dinliyorsanız, hep aramasını istediğiniz kişi sizi aradığında ne kadar anlamsız hissettiğinizi hissediyorsanız, geç kaldın artık diyorsanız, yüzünüze mona lisa gülüşünü takıyorsanız, bir yüzünüz göğe bir yüzünüz toprağa bakıyorsa içki de aramayın sebebini... 

Öfkenizi çıkartmayın kimseden..

Aşkın, kavuşması da ayrılığı da sizin... 

Herşey "ARABESK" yüzünden...

Aşıkken ARABESK dinlemeyin...

Çisel Onat